DOLAŞIM SİSTEMİ

DOLAŞIM SİSTEMİ ( GÖRSELLİ KONU ANLATIM PDF’SİNE VE VİDEOSUNA SAYFA SONUNDAN ULAŞABİLİRSİNİZ)

KALBİN, DAMARLARIN VE KANIN YAPISI, GÖREVİ VE İŞLEYİŞİ

*Dolaşım sistemleri kan ve lenf dolaşımının her ikisini de kapsar.

*Kan dolaşım sisteminde bir dinamo gibi hiç durmadan çalışan bir kalp, vücudu kilometrelerce saran damarlar ve farklı görevler üstlenen kan görev alır.

*Kalp, kanın taşınması sırasında itici güç sağlar.

*Kanın hücrelere taşınması, damarlar sayesinde olur.

*Kan, görevini yerine getirebilmek için en uzaktaki hücrelere kadar ulaşmak zorundadır.

 

KALP       

*Kalp, göğüs boşluğunun merkezinde iki akciğer arasında bulunur.

*Yaklaşık olarak sıkılmış bir yumruk büyüklüğündedir.

*Kadınlara göre erkeklerin kalbi biraz daha büyüktür ve ağırdır. Bu durum erkeklerin kas kütlesinin ve oksijen ihtiyacının daha fazla olmasından kaynaklanır.

*Embriyonik gelişimin dördüncü haftasında atmaya başlayan kalp, damarlardan gelen kanı pompalayan kaslı bir yapıya sahiptir.

*Kalp; dıştan içe perikart, miyokard ve endokard olmak üzere üç tabakadan oluşur.

*Perikart kalbi çevreleyen bağ dokudan oluşmuş koruyucu bir kesedir. Çift katlı bu kese içinde perikardiyal sıvı bulunur. *Miyokart istemsiz kasılarak kanı odacıklarda sıkıştıran ve pompa görevi yapan kalp kasıdır.

*Endokart ince tabaka hâlinde kalp boşluğunu saran kısımdır.

*Kalp, üstte iki kulakçık ve altta iki karıncık olmak üzere dört odacıktan oluşur.

*Kalpte kulakçık (atrium) kasları, karıncık (ventrikül) kaslarından daha incedir.

*Kulakçık kasları, gelen kanı karıncıklara pompalarken karıncık kasları, gelen kanı akciğere ve genel dolaşıma aktarır. *Kalbin sağdaki odacıklarında kirli (oksijen yönünden fakir) kan, sol tarafında temiz (oksijen yönünden zengin) kan bulunur.

*Kulakçıklar ile karıncıklar arasında kanın pompalanması sırasında karıncıklardan kulakçıklara dönmesini önleyen tek yönlü kapakçıklar vardır. Sağ karıncık ile sağ kulakçık arasında triküspit kapakçık (üçlü kapakçık) bulunur. Sol karıncık ile sol kulakçık arasında ise biküspit kapakçık (ikili kapakçık; mitral kapakçık) vardır.

*Sağ karıncıktan çıkan akciğer atardamarı ile sol karıncıktan çıkan aortun kalpten çıktığı yerde yarım ay kapakçıkları bulunur. *Bu kapakçıklar, kanın kalbe geri dönmesini engeller.

 

*İskelet kası, somatik sinir sisteminden impuls almadıkça kasılmaz.

*Kalp kası, iskelet kasından farklı olarak kendiliğinden ritmik uyarılar oluşturup kasılabilir.

*Kalpte özelleşmiş uyarıcı ve iletici kas lifleri bulunur. Özelleşmiş lifler kalbin ritmik kasılmasından sorumludur.

*Kalpte impulsu oluşturan iki düğüm ve impulsu taşıyan özel iletim demetleri vardır.

*Kalbin sağ kulakçığında dakikada 70-80 impuls üreten sinoatriyal (SA) düğüm bulunur. Bu düğümden çıkan impulslar kulakçıkların kasılmasını sağlar.

*SA düğümünden gelen impulslar atrioventriküler (AV) düğüme iletilir.

*AV düğümünden çıkan özel kas telcikleri his demeti adını alır ve karıncık duvarında dallanarak Purkinje liflerini oluşturur.

*AV düğümünden iletilen impuls, his demeti ve Purkinje lifleri sayesinde karıncık kaslarının kasılmasını sağlar.

*Kalp kasılırken önce kulakçıklar sonra karıncıklar kasılır.

*Taşikardi: Kalbın kulakçıkları ve karıncıkları belli bir düzende ve ritmik olarak kasılır. Bu düzenin bozulmasına aritmi denir. Uyartıların artması, sinirsel etkiler, kalbi uyaran sinir ağının belli noktalarda bloke olması, kalbin farklı bölgelerinden uyartı oluşması gibi pek çok nedenle bu ritim bozulabilir. Kalp hızının bu nedenlerle artmasına taşikardi denir. Kalbin atım hızının yavaşlamasına bradikardi denir.

*Kalp atışının atardamarlardan hissedilmesine nabız denir.

*Sağlıklı bir insanda dakikada 60-70 kez hissedilen nabız, kalbin çalışması sırasında kendi ürettiği impuslar dışında otonom sinirlerin ve bazı hormonların etkisi altındadır.

*Otonom sinirlerden olan vagus sinirinden salgılanan asetilkolin kalbin impuls oluşturma ritmini yavaşlatır.

*Adrenalin, noradrenalin ve tiroksin hormonu kalbin çalışmasını hızlandırır.

*Kandaki karbondioksit (CO2) miktarının ve vücut sıcaklığının artması, kafein, tein gibi maddeler kalbin çalışmasını hızlandıran etmenlerdir. Gün içerisinde aşırı miktarda çay ve kahve tüketen bireylerde kalp atım hızı yüksektir.

*Kalbin her atışı 1 sn. den daha kısa sürer. Yaklaşık 0,85 sn. süren her atımda kalp kasılır (sistol), gevşer (diastol) ve dinlenir. Kulakçıkların kasılması (1) yaklaşık 0,15 sn. iken karıncıklar 0,30 sn. kasılır (2). Geri kalan sürede (0,40 sn) kulakçık ve karıncık gevşer, kalp dinlenir (3). Kalp, her kasılmada yaklaşık 70 ml. kanı pompalar.

*Karıncıklardaki kasılmaların ve gevşemelerin yarattığı basınç atardamarlarda hissedilebilir. Tansiyon adı verilen bu basınç, tansiyon ölçüm aletleriyle ölçülebilir.

*Sağlıklı bir insanda kasılma basıncı 120 mmHg iken (büyük tansiyon), gevşeme basıncı 80 mmHg’dir (küçük tansiyon). Bu değerler bireysel farklılıklara ve ortam koşullarına göre değişiklik gösterebilir.

*Kalp kapakçıklarının yapısı doğuştan ya da bir enfeksiyona bağlı olarak bozuk olursa kan kulakçıklara doğru geri dönebilir. Bu durum kalp üfürümü olarak adlandırılır. Kapakçıktaki bozukluk sağlığı tehlikeye düşürecek orandaysa kapakçık ameliyatla değiştirilebilir.

DAMARLAR

*Damarların görevi kanı taşımaktır.

*Vücutta toplardamar, atardamar ve kılcal damar olmak üzere üç çeşit kan damarı vardır.

*Kanı kalbe getiren damarlara toplardamar, kalpten kanı götüren damarlara atardamar denir.

*Genellikle toplardamarda oksijen bakımından fakir kan bulunur ancak akciğer toplardamarı oksijen bakımından zengin kan taşır.

*Genellikle atardamarlarda oksijen bakımından zengin kan bulunurken akciğer atardamarı oksijence fakir kanı akciğerlere taşır.

*Alt ve üst ana toplardamarlardan sağ kulakçığa gelen kirli kan, sağ karıncığa geçer (1). Buradan akciğer atardamarıyla akciğere gönderilen kan (2) temizlenip akciğer toplardamarıyla (3) sol kulakçıktan kalbe geri döner.

*Küçük dolaşımla sol karıncığa geçen kan (4), aort ana atardamarı (5) sayesinde büyük dolaşımla tüm vücuda gönderilir .

*Kalp kası, kalbin içinde bulunan oksijenden doğrudan yararlanamaz. Aorttan dallanan koroner arter damarlar kalbi besleyen damarlardır.

*Kalbin pompaladığı tüm kanın yaklaşık %10’u kalbin beslenmesi için kullanılır.

*Kalple pompalanan kan, damarlar sayesinde vücutta kapalı bir sistem içinde dolaşır.

*Dokular ile kan arasındaki iki yönlü difüzyonla maddeler gerekli yerlere taşınır.

*Atardamar ve toplardamar üç katmanlı bir duvar yapısına sahiptir. En dışta kollajen ve elastik liflerden oluşmuş bir bağ doku bulunur. Ortada elastik lifler ve düz kaslar içeren orta tabaka vardır. En içte ise yassı epitel hücrelerinden oluşan endotel bulunur.

Atardamarlar

*Kalpten çıkan oksijence zengin olan kanı doku ve organlara taşır.

*Atardamarlar genellikle kan sağladığı organa göre adlandırılır. Örneğin böbreğe kan getiren damara böbrek atardamarı, akciğere kan getiren damara akciğer atardamarı denir.

*Atardamarlarda kan basıncı diğer damarlara göre daha yüksektir.

*Yüksek basınçtan zarar görmemesi için düz kas tabakasında fazlaca elastik lif bulunur.

*Kan atardamarlarda kalpten çıkarken oluşan basıncın etkisiyle vücutta taşınır.

Toplardamarlar

*Doku ve organlardan aldığı kanı kalbe taşıyan damarlardır.

*Kapı toplardamarı, kanı kalbe değil karaciğere iletir.

*Toplardamarlarda elastiki lifler ve düz kas miktarı atardamarlardan daha azdır.

*Toplardamarların çapı atardamarlardan daha büyüktür. Kan akış hızı yavaştır.

*Genellikle çıktığı doku adı ya da organ adıyla isimlendirilirler. Örneğin böbrekten çıkan kan böbrek toplardamarıyla taşınır.

*Çapı 1 mm den büyük olan toplardamarlarda genellikle kapakçıklar bulunur.

*Vücudun kalpten aşağıda olan bölümlerinde kan, bu kapakçıklar sayesinde geriye kaçmadan tek yönlü taşınır.

*İskelet kaslarının kasılıp gevşemesi, kalpteki kulakçıkların gevşemesiyle oluşan negatif basınç, göğüs kafesindeki basınç değişmeleri ve atardamarlara pompalanan kanın itilmesi kanın toplardamarlarda taşınmasında etkilidir.

*Kan, kalp seviyesinin üstündeki toplardamarlarda yer çekiminden dolayı kalbe geri döndüğü için bu toplardamarlarda kapakçık bulunmaz.

Kılcal Damarlar

*Atardamarlar ile toplardamarlar arasında bulunan, doku ve organları besleyen damarlardır.

*Sadece endotel tabakadan oluşmuştur.

*İki yönlü difüzyonla madde alışverişi bu damarlarla sağlanır.

*Kan akış hızı diğer damarlara göre yavaştır.

*Bir kılcal damarın enine kesit alanı yaklaşık bir atardamardan 500 kat, bir toplardamardan 600 kat daha küçüktür.

*Bir atardamar, çok sayıda kılcal damara dallandığından kılcal damarların enine kesitlerinin toplam alanları, atardamarlara ve toplardamarlara göre daha büyüktür.

*Kılcal damarlar diğer damarlardan daha fazla yüzey alanına sahiptir.

*Yetişkin bir insandaki yaklaşık 5 litre kanın 3 litresi toplardamarlarda, 1 litresi atardamarlarda, 1 litresi ise kılcal damarlarda ve kalpte bulunur. Damarların kan basınçları, toplam kesit alanları ve kan akış hızları birbirinden farklıdır.

*Damarlar arasında kan basıncının en yüksek olduğu damar aorttur. Aorttan dallanan diğer atardamarlarda kan basıncı kılcal damarlara ve toplardamarlara oranla daha yüksektir. *Doku kılcal damarlarında kan basıncı kısmen düşse de toplardamarlarda daha düşüktür.

*Dokular etrafındaki kılcal damarların vücutta kapladığı alan atardamara ve toplardamara göre daha fazladır. Bundan dolayı damarların vücuttaki toplam kesit alanları dikkate alındığında kılcal damarların toplam kesit alanı diğerlerine oranla daha fazladır.

 

 

*Kalpten pompalanan kanın damarlar içindeki akış hızı atardamarlarda diğer damarlardaki akış hızından daha yüksektir.

*Kılcal damarlarda kanın akış hızı azalır. Bu olay doku sıvısı ve kan arasındaki madde geçişine yardımcı olur.

 

 

 

 

 

Kan ile Doku Sıvısı Arasındaki Madde Değişimi

*Dokuları oluşturan hücreler doku sıvısı içinde bulunur.

*Damarlardaki kan ile doku sıvısı arasında basınca ve emme kuvvetine dayalı madde geçişleri olur.

*Oksijen, karbondioksit, tuzlar, glikoz, amino asitler, laktik asit, üre gibi maddeler kılcal damarlardan geçebilir.

*Plazma proteinlerinin kılcal damarlardan geçişi güçlükle gerçekleşirken alyuvarlar doku sıvısına geçemez.

*Kılcal damarların atardamar ucunda kan basıncı yüksekken (yaklaşık 30-40 mmHg) toplardamar ucunda kan basıncı düşüktür (yaklaşık 10-15 mmHg).

*Kanın kılcal damarların içindeki proteinlerden kaynaklanan ozmotik basıncı damar boyunca sabittir (yaklaşık 28 mmHg). Bu sabitliğin nedeni protein geçişinin kılcal damarlardan doku sıvısına güçlükle ve basıncı etkilemeyecek kadar az gerçekleşmiş olmasıdır.

*Kılcal damarların atardamar ucundaki kan basıncı, ozmotik basınçtan yüksektir ve damar boyunca kan basıncı giderek düşer.

*Kılcal damardan doku sıvısına geçen madde miktarı, doku sıvısından kılcal damara geçen madde miktarından daha fazladır (1).

*Kılcal damarın toplardamar ucundaki kan basıncı, ozmotik basınçtan düşüktür. Doku sıvısından kılcal damara doğru geçen madde miktarı, kılcal damardan doku sıvısına doğru geçen madde miktarından fazladır (2).

*Starling görüşüyle açıklanan bu madde geçişinde doku sıvısına geçen madde miktarı kılcala geri dönen madde miktarından daha fazladır.

*Az miktarda da olsa dengesizliğe yol açan bu durum lenf sistemiyle çözülür. Bu maddeler lenf sistemiyle sonradan kan dolaşımına katılır.

 

KAN

*Kan doku, vücutta damar içinde dolaşan hücrelerden ve kan adı verilen tek yönlü akan sıvıdan oluşur.

*Kan doku, kan hücreleri ve plazma olmak üzere iki bölümde incelenir.

*Pıhtılaşması önlenmiş kan, santrifüj edilecek olursa kanın şekilli elemanları olan hücreler ağırlıkları nedeniyle tüpün tabanına çöker. Üstte kan plazması adı verilen kısım kalır. Çöken hücrelerin büyük kısmını alyuvarlar oluşturur. Kanın yaklaşık %41’i alyuvarlardan oluşur. Hematokrit değeri (HCT: kandaki alyuvarların yüzdesi) denilen bu değer bazı hastalıkların tanısında kullanılabilir.

*Kanın hücresel elemanlarının ve plazma kısmının oranı; yaş, cinsiyet ve başka faktörlere bağlı olarak değişebilir. *Alyuvarların üzerinde alyuvarları plazmayla ayıran yaklaşık %4’lük kısım akyuvarları ve kan pulcuklarını içerir.

*Kanın taşıma, koruma, düzenleme ve savunma gibi başlıca dört görevi vardır.

*Kan ilgili doku ve organlara oksijeni, karbondioksidi, metabolik atıkları, kullanılan ilaçları ve hormonları taşır. *Pıhtılaşma mekanizmalarıyla hasar gören damardan kan kaybının önlenmesini sağlar.

*Vücudun su, elektrolit ve pH dengesinin sağlanmasında etkilidir.

*Mikroorganizma ve hastalıklara karşı vücudun savunulmasında etkili olur.

*Yetişkinlerde vücut ağırlığının yaklaşık %7’si kan hacmini oluşturur. Kanın optimum pH’ı 7,4 olup çok dar sınırlar (7,0-7,8) içinde değişebilir.

 

 

 

 

Kan Plazması

*Kan plazmasının yaklaşık %90’ını su, geri kalan kısmını kan plazması proteinleri, amino asitler, vitaminler, hormonlar gibi organik bileşikler ve inorganik tuzlar oluşturur.

*Kan plazması ile doku sıvısının iyon bileşimi benzerdir.

*Kan plazması ile doku sıvısı arasındaki en önemli fark kan plazmasındaki yüksek protein yoğunluğudur.

*Kan pıhtılaşırsa kan plazmasındaki pıhtılaşma faktörleri denen proteinler plazmadan ayrılır. Oluşan pıhtının üstündeki sarı renkli berrak sıvıya kan serumu denir.

Kanın Hücresel Elemanları

*Kanda alyuvar (eritrosit), akyuvar (lökosit) ve kan pulcuğu (trombosit) olmak üzere üç çeşit hücresel eleman vardır. *Kanın hücresel elemanları solunum gazlarının taşınmasında, bağışıklıkta ve kanın pıhtılaşmasında rol alır.

Alyuvarlar (Eritrositler/Kırmızı Kan Hücreleri):

*Akciğerlerden dokulara oksijen, dokulardan akciğerlere karbondioksit taşır.

*Sağlıklı bir erkekte 1 mm3 kanda 5-6 milyon, sağlıklı bir kadında ise 4-5 milyon alyuvar bulunur.

*Yükseğe çıkıldıkça atmosferdeki oksijen miktarı azalır. Bu nedenle birim zamanda vücudun gerek duyduğu oksijeni karşılamak için yüksek yerlerde yaşayanlarda alyuvar sayısı daha fazladır.

*Embriyonik dönemde alyuvar; dalak, lenf düğümleri ve karaciğerde üretilir.

*Hamileliğin son ayında ve sonrasında kırmızı kemik iliğinde alyuvar üretilir.

*Böbrekten %90 ve karaciğerden %10 salgılanan eritropoietin hormonu alyuvar yapımını uyarır.

*Alyuvarlar üretildikten birkaç gün sonra çekirdeklerini ve diğer organellerini kaybederek iç bükey disk şeklini alır. *Alyuvarlar oksijen taşınmasında görev alan yaklaşık 250 milyon hemoglobin molekülü içerir. Kan kaybı, yetersiz alyuvar üretimi, alyuvar yıkımının fazla olması gibi nedenler anemiye yol açabilir.

*Anemik bireylerde vücuda yeterli oksijen gitmediğinden soluk cilt, baş ağrısı, baş dönmesi, nefes darlığı gibi belirtiler ortaya çıkabilir.

*Alyuvarlar için enerjinin kaynağı anaerobik yolla laktik asite dönüştürülen glikozdur.

*Alyuvarların çekirdeği ve organeli olmadığı için ortalama 120 günlük ömürleri vardır. *İşlevini yitiren ya da yaşlanan alyuvarlar dalakta ve karaciğerde parçalanır.

Akyuvarlar (Lökositler/Beyaz Kan Hücreleri):

*Vücudu çeşitli enfeksiyonlara ve toksik maddelere karşı korur.

*Savunma sisteminde görev alır.

*Yetişkin bir insanda akyuvar sayısı 1mm3 kanda ortalama 4-10 bin arasında değişir.

*Çocuklarda akyuvar sayısı yetişkinlere oranla fazla olabilir.

*Akyuvarların sayısı, herhangi bir doku ve organda enfeksiyon oluştuğunda artar.

*Akyuvarlar, kısmen kemik iliğinde kısmen de bademcik, dalak gibi lenf dokusunda üretildikten sonra ihtiyaç duyulan dokuya kanla taşınarak işlevini gerçekleştirir.

*Akyuvarların yaşam süresi, çeşitlerine göre birkaç saatten birkaç güne kadar değişebilir.

*Akyuvarlar, vücudun savunmasında iki şekilde görev alır.

*Bazı akyuvarlar enfeksiyon etkenlerini fagositozla doğrudan yok eder. *Bazıları ise enfeksiyon etkenlerine karşı antikor denilen özel proteinler sentezler.

*Akyuvarların çeşidi çoktur. Akyuvarlar diğer kan hücrelerinden farklı olarak çekirdeğe sahiptir. Akyuvar çeşitlerinden olan B ve T lenfositler vücudun savunmasında görev alır. Timüs bezinde olgunlaşan T lenfositler doğrudan mikroorganizmalara saldırırlar (bk. Hücresel bağışıklık). Kemik iliğinde olgunlaşan B lenfositler ise bakteri ve virüse karşı antikor sentezleyerek onları etkisiz hâle getirir (bk. Humoral bağışıklık).

Kan Pulcukları (Trombositler):

*Kemik iliğinde oluşan megakaryosit denilen hücreler parçalanarak trombositleri oluşturur.

*Parçalanmış hücre parçacığı olduğu için trombositlerin çekirdekleri yoktur.

*1mm3 kanda ortalama 150-300 bin kadar trombosit bulunur. Trombositler yaklaşık her on günde bir yenilenir. *Trombositler, kan pıhtılaşmasını başlatmada önemli rol oynayarak küçük yaralanmalarda kan kaybını önler.

*Bir damarın duvarı zarar gördüğünde pıhtılaşma başlar.

*Pıhtılaşmada trombositler yapışkan kümeler hâlinde zarar gören bölgeye kısa sürede tutunup açıklığı kapatır. Buna trombosit tıkacı denir.

*Ayrıca trombositler, aktifleştirici maddelerle protrombini aktif trombin hâline getirir. Trombin ise plazma proteinlerinden fibrinojeni ipliksi yapıdaki aktif fibrin hâline dönüştürür. Fibrin molekülleri kalın bir ağ oluşturarak kan hücreleriyle hasarlı bölgeyi tıkar.

 

 

 

 

 

 

 

*Kanda kanın pıhtılaşmasını sağlayan birçok maddenin yanı sıra yeterince Ca+2 iyonunun da bulunması gerekir. *Pıhtılaşma faktörleri denilen organik moleküllerden birinin eksik olması kanın pıhtılaşma süresini olumsuz etkileyebilir.

*X kromozomuna bağlı kalıtılan hemofili hastalığı çeşitlerinde kanın pıhtılaşmasından sorumlu faktörlerden bazıları eksik ya da yanlış sentezlenmektedir. Hemofili hastalarında uzun süren kanama görülür.

*K vitamini, kan pıhtılaşmasında görevli protrombinin karaciğerde sentezi için gereklidir. K vitamini eksikliğinde protrombin sentezlenemediği için kanama eğilimi artar.

Kan Grupları

*Kırmızı kan hücrelerinin hücre zarı yüzeylerinde her biri antijen-antikor reaksiyonlarına yol açabilen yüzlerce farklı antijen bulunur.

*ABO grubu antijenleri ve Rh sistemi antijenleri antijen-antikor reaksiyonlarına diğerlerinden daha sık sebep olur.

*Alyuvar zarları üzerinde bulunan A ve B tipi antijenler, özgül antikorlarla bağlandıklarında kan hücrelerinin kümeleşmesine neden olur.

*İnsanlarda bu antijenlerden sadece biri ya da her ikisi bulunabildiği gibi hiçbiri de bulunmayabilir.

*A veya B antijeninin ikisinin de bulunmaması durumunda kan grubu O grubudur. Sadece A antijeni varsa A grubu, sadece B antijeni varsa B grubu, A ve B antijeni birlikte varsa AB grubudur. Günümüzde insanların %47’si O grubu, %41‘i A grubu, %9‘u B grubu, %3’ü AB grubu kana sahiptir.

*Vücut, doğumdan 2-8 ay sonra kişinin alyuvarları üzerindeki antijenlere göre antikor üretmeye başlar.

*Alyuvarda A antijeni yoksa plazmada Anti-A antikoru üretilir. B antijeni yoksa Anti-B antikoru, hiçbiri yoksa hem Anti-A hem Anti-B antikoru üretilir. İkisi de varsa plazma antikor içermez.

 

 

*A ve B antijenlerinden farklı olarak alyuvar zarı üzerinde Rh faktörü antijenleri de bulunabilir.

*En yaygın Rh faktörü antijen D’dir.

*Bu antijene sahip bireyler, Rh pozitif olarak adlandırılırken antijen bulundurmayanlar Rh negatif olarak adlandırılır.

*Rh negatif bireylerin plazmasında üretilecek Anti-D antikorları, Rh antijeniyle ilk karşılaşmadan itibaren sentezlenir.

*Kan nakli, bireyin alyuvarlarında antijen; plazmasında antikor bulundurmasına göre yapılır.

*Herhangi bir antijene sahip bireyin kanı, buna karşı antikor içeren bireye verilmemelidir.

*Genellikle bireyler, kendi kan grubundan olan bireylerden kan alabilir.

*Bir kişiye kendi kan grubundaki antikorlarla reaksiyona girecek başka gruptan bir kan verilirse kanında aglütinasyon (çökelme) başlar. Çökelen kan, damarları tıkar ve alyuvarların parçalanması sonucu alyuvar sayısı hızla azalır ve hemoglobin plazmada artar. Böbrek damarları daralır ya da tıkanır, akut böbrek yetmezliği ortaya çıkar.

*Hemoglobinin yıkılması sonucu bilirubin ortaya çıkar. Bilirubinin vücuttan atılmasında meydana gelen yavaşlama sonucu sarılık oluşur. Bu durum genellikle yeni doğan bebeklerde fizyolojik sarılık olarak görülür.

LENF DOLAŞIMI

*Sağlıklı bir insanda her gün kılcal damarlardan doku sıvısına yaklaşık 4-8 litre sıvı geçişi olur. Bunun yanında az miktarda protein de doku sıvısına geçer.

*Kan, kaybettiği bu proteini ve sıvıyı lenf sistemi sayesinde yeniden kazanır.

*Lenf sistemi lenf sıvısı, lenf damarları ve lenf düğümlerinden oluşur.

*Lenf dolaşımında lenf toplardamarları ve lenf kılcalları bulunur. Ancak lenf atardamarları yoktur.

*Lenf sistemi, kan damarları gibi dokular arasına kadar girmiş damarlara sahiptir. Görevi dokularda madde ve sıvı birikmesini önlemektir.

*Lenf damarlarının bir ucu kapalıdır ve damar duvarları kan damarlarına göre daha incedir.

*Lenfin yüzeysel dokulardan kalbe doğru hareketi, kanın damarlardaki hareketi ile aynı mekanizmaya dayanır. Lenfin kalbe doğru hareketinde lenf sıvısının geriye dönmesini engelleyen kapakçıklar, lenf damarları duvarının ritmik kasılması ve iskelet kaslarının kasılması etkilidir.

*Lenf damarları birleşerek daha büyük damar ağı hâlinde sıvı taşımaya devam eder.

*Lenfatik sistemin kalp gibi bir pompası olmadığından dolaşım hızı kan dolaşımından daha yavaştır.

*Doku sıvısıyla hemen hemen aynı bileşimde olan lenf sıvısı damarlardaki kapakçıklar sayesinde tek yönlü akar.

*Lenf sıvısı boyun bölgesinde sağ ve sol köprücük altı toplardamarlarına boşalarak kana karışır.

*Lenf sistemi; doku sıvısındaki fazla proteini ve sıvıyı, sindirim sisteminde emilen yağı, yağda eriyen vitaminleri toplayıp kan dolaşımına ulaştırır.

*Ayrıca vücuda giren yabancı maddelere ya da mikroorganizmalara karşı savunma görevi yapar.

*Lenf damarlarındaki sıvının hareketi, kanın damarlardaki hareketiyle aynı mekanizmaya sahiptir.

*Lenf damarları yolunda lenf düğümleri yer alır. Lenf düğümleri en çok karın ve kasık bölgesinde, boyunda, koltuk altında ve göğüste bulunur.

*Lenf düğümleri, lenf sıvısını süzer ve akyuvar üretimini ve depolanmasını sağlar. Bu sebepten bağışıklıkta önemli rol oynar.

*Vücut bir enfeksiyonla savaşırken bu dokulardaki akyuvarlar hızla çoğalır ve lenf düğümleri şişer.

*Bademcikler, dalak ve timüs lenf sisteminde yer alan önemli organlardır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Ödem:

*Kılcal damarlardaki kan basıncının yüksek olması sonucu doku sıvısına daha çok su ve madde geçişi gerçekleşir.

*Doku sıvısında su ve madde miktarının artmasına ödem denir.

*Doku sıvısındaki bu artışa karşı lenf sistemi yetersiz kalabilir.

*Kılcal damarlarda kan basıncının ve kan damarının geçirgenliğinin artması ödem oluşumunun nedenleri arasındadır. *Kandaki plazma proteinlerinin azalması nedeniyle ozmotik basıncın düşmesi, doku sıvısının ozmotik basıncının yüksek olması ve lenf damarlarındaki tıkanmalar da ödem oluşumuna neden olur.

DOLAŞIM SİSTEMİ RAHATSIZLIKLARI

Kalp Krizi (Enfarktüs)

*Koroner damarların tıkanması ya da daralması sonucu kalbe yeterince besin ve oksijen ulaşamamasıyla oluşan bir rahatsızlıktır. Bu durum kalp krizine (miyokard enfarktüsü) neden olur.

*Koroner arter daralmalarında bypass denilen bir operasyonla kalbin yeterince beslenemeyen bölümüne kan akışı sağlanır.

 

 

 

 

 

 

Damar Tıkanıklığı

*Vücutta büyük ve orta çaplı atardamarların iç yüzeyinde yağlı maddeler birikip plak oluşturabilir.

*Madde birikimiyle daralan ve sertleşen damar, dokulara yeterince kan taşıyamaz. Bu durum, damar tıkanıklığına ve kalp krizine neden olur.

*Plak oluşumunun yanı sıra kan pıhtıları ve hava baloncukları da damar tıkanıklığına neden olabilir.

*Damar tıkanıklığı görülme olasılığı kalıtsal olabileceği gibi cinsiyete, ilerleyen yaşa, yüksek tansiyona, diyabete, aşırı strese, aşırı yağlı ve karbonhidratlı beslenmeye bağlı olarak artar.

*Uzun süre yüksek kan basıncına maruz kalmak, atardamarların esnekliğini kaybetmesine yol açar. Bu durum atardamarlarda yağ birikimini ve plak oluşumunu hızlandırır.

Yüksek Tansiyon

*Kasılma basıncının 140 mmHg, gevşeme basıncının 90 mmHg’den büyük olma durumuna yüksek tansiyon adı verilir. *Sağlıksız beslenme, egzersiz azlığı, metabolizmadan kaynaklanan nedenler, stres ve genetik yatkınlık hipertansiyonun nedenlerindendir.

*Tuzlu besinlerin sık tüketilmesi, böbreklerden daha fazla suyun emilmesine yol açar. Dolayısıyla kan hacmi artar. Kan hacminin artması damara yapılan basıncı da artırır.

*Hipertansiyon tedavi edilmezse kalp krizine, felce, beyin kanamasına, böbrek hasarına ve görme kaybına neden olabilir.

*Kasılma basıncının 90 mmHg, gevşeme basıncının 60 mmHgden küçük oluşu düşük tansiyon olarak adlandırılır.

*Düşük tansiyon; endokrin hastalıklar, vitamin ve mineral eksikliği, vücudun susuz kalması, kalp hastalıkları, kan kaybı gibi nedenlerle ortaya çıkabilir. Düşük tansiyonun en yaygın belirtileri baş dönmesi, bulanık görme, soğuk ve soluk cilt, mide bulantısı, kalbin hızlı atması, yorgunluk ve bayılmadır.

*Tansiyonun normal değerlere döndürülüp homeostasinin sağlanması için sağlıklı ve düzenli beslenmek, vücudun su ve tuz dengesine dikkat etmek gerekir.

Varis

*Deri yüzeyine yakın toplardamarların kronik (süreğen) genişlemesiyle oluşan bir rahatsızlıktır.

*Varis, özellikle bacaklarda görülür. Bu rahatsızlık dışarıdan gözlenebilir.

*Bayanlarda daha yaygındır. Genellikle uzun süre ayakta durmayı gerektiren bir işte çalışanlarda görülür. *Toplardamarlardaki kapakçıklar; egzersiz eksikliği, yanlış beslenme, genetik yatkınlık gibi etkenlerden dolayı görevlerini yapamazlar. Bunun sonucu olarak varis ortaya çıkar.

*Varisli kişiler uzun süre ayakta durmaktan veya uzun süre oturmaktan kaçınmalıdırlar.

*Düzenli egzersiz ve yürüyüş yapma, bisiklete binme, yüzme gibi aktiviteler yapmalıdırlar.

*Bu hastalığın tedavisi için önerilen yöntemlerden bir diğeri de varis çorabı kullanmaktır.

Kangren

*Dokuları besleyen damarların bir pıhtı ya da mekanik etkilerle tıkanması sonucu dokuya yeterince besin ve oksijen ulaşamaz.

*Kangren, buna bağlı olarak oluşan bir dolaşım sistemi rahatsızlığıdır.

*Doku epitel hücrelerine zarar veren bazı toksinler ve ilaçlar da aynı etkiyi yapabilir.

*Doku hücreleri ölmeye başlar.

*Kangren meydana gelen dokuda çürüme ve renk değişimleri görülür.

*Diyabet, ağır darbe ve kırıklar, uzuv veya dokuların donması kangrene neden olabilir.

Anemi

*Genel olarak kandaki alyuvar sayısının azlığına anemi denir.

*Alyuvar sayısının azlığına bağlı olarak hemoglobin miktarında da azalma söz konusudur.

*Aneminin başlıca nedeni alyuvar yapımının azalması veya alyuvarların yıkımının ve kaybının artmasıdır.

*Alyuvar yıkımının artması sarılığa neden olur.

*Herhangi bir sebeple kanama sonucu kan kaybının artması, kandaki demir eksikliği, kemik iliğinin kan yapımı fonksiyonunun bozulması, B9 ve B12 vitamin eksikliği ve orak hücreli anemide ya da talasemilerde olduğu gibi hemoglobinin polipeptit zincirindeki bozukluklar anemiye yol açar.

Lösemi

*Kan kanseri de denilen lösemi kandaki akyuvar sayısının zarar verici şekilde artmasıdır.

*Kemik iliğindeki kök hücreler çeşitli sebeplerle kontrolsüz çoğalmaya başlar.

*Kanserli hücreler kontrolsüz çoğalınca lenf bezleri aracılığıyla diğer organlara yayılabilir (metastaz).

*Hızlı gelişen (akut) lösemi türlerinde kısa sürede tanı konulması ve erken tedaviye başlanması önemlidir.

*Yavaş gelişen (kronik) lösemi türleri genellikle hayatın ilerleyen evrelerinde ortaya çıkar, gelişimi uzun yıllar alabilir. *Löseminin tam olarak nedeni bilinmese de özellikle yüksek düzeyde radyasyona, zararlı sanayi kimyasallarına ve tarım ilaçlarına maruz kalma lösemi riskini artırır.

*Bazı genetik hastalıklar, virüsler, tablet ve cep telefonu gibi cihazların uzun süre kullanımı, çeşitli gıda katkı maddeleri ve hava kirliliği de lösemiye yol açan faktörler arasında değerlendirilmektedir.

*Hâlsizlik, çabuk yorulma, iştahsızlık, egzersiz esnasında nefes darlığı, cilt altında kanama, lenf bezlerinde şişme, burun ve diş eti kanamaları lösemi bulgularındandır.

*En yaygın kan kanseri olarak bilinen lösemi, kanserleşmiş hedef hücrelere yönelik akıllı ilaçlarla ve hastaya özel kök hücre nakilleriyle tedavi edilebilmektedir.

 

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ

*Vücut bazı mikroorganizmalar için ideal bir yaşam alanıdır.

*Doku ve organlara zarar verebilecek organizmalara, toksinlere direnç gösteren vücut bunu ilk aşamada doğuştan sahip olunan bazı özelliklerle özgül olmayan bir biçimde hızlıca yapar.

*Doğal bağışıklık mekanizmaları patojenlerin (hastalık yapıcıların) tamamıyla savaşır.

*İkinci aşamada bağışıklık sistemi, zararlı olabilecek maddelere karşı önlemini uzun vadede özgül biçimde alır.

DOĞAL BAĞIŞIKLIK

*Doğal bağışıklık, daha önce patojenlerle karşılaşılıp karşılaşılmadığına bakılmaksızın bu etmenlere karşı vücudun ilk savunma hattıdır.

*Mikroorganizmalar, vücuda girmeyi engelleyen fiziksel etmenleri aşmışsa onlarla mücadele vücutta devam eder. *Vücutta kendi sistemlerine ait olmayan yabancı hücre ve molekülleri tanıyan savunma hücreleri onları yok etmeye çalışır.

*Hastalık yapıcı etkenlere özgül olmayan bu mekanizmalar; fiziksel engeller, fagositoz yapan hücreler, doğal katil hücreler, interferonlar, kompleman sistemler ve iltihaplanma, ateş gibi yangısal tepkilerdir.

Fiziksel Engeller

*Deri, mikroorganizmaların vücuda girişini önleyen yapıdır.

*Ter ve yağ bezlerinin salgıları deriye asidik bir ortam kazandırarak mikroorganizmaların girişini ve üremesini engeller. *Sindirim, solunum ve üreme sistemlerinin mukozası mukus salgılar. Mukus, yabancı maddelerin vücuda girişini önler ve onların dışarı atılmasına yardımcı olur.

*Soluk borusundaki silli epiteller, mukusla birlikte yabancı madde ve mikroorganizmaları da dışarı atar.

*Tükürük, gözyaşı ve mukoz salgıdaki lizozim enzimi, bakterilerin hücre duvarını parçalayarak onları yok eder.

*Ağızdan doğrudan vücuda alınan mikroorganizmalar midenin yüksek asidik ortamında çoğunlukla ölür.

Fagositoz Yapan Hücreler

*Hastalık yapan organizmalar fiziksel engellere rağmen vücuda bir şekilde girebilir.

*Bu durumda bazı akyuvarlar ve bazı bağ doku hücrelerinden makrofaj bu patojenleri fagositozla hücre içine alıp parçalar.

*Fagositoz yapan akyuvar hücrelerinden bazıları kanda ve dokular arasında dolaşabildiği gibi bazıları organlarda ve dokularda sürekli kalır.

*Karaciğerde, dalakta, lenf düğümlerinde, akciğerde ve sinir sisteminde fagositoz yapan hücreler bulunur.

Doğal Katil Hücreler

*Virüsle enfekte olmuş ya da kanserleşen hücrelerin yüzey proteinlerindeki anormalliklerini fark ederek onları yok eder. *Ancak fagositoz yapmaz.

*Doğal katil hücreler, normal hücreleri enfekte hücrelerden ayırt etmelerini sağlayan bir dizi reseptör bulundurur. *Salgıladığı maddeyle hedef hücre zarında gözenek oluşturarak hedef hücre DNA’sının yok edilmesine neden olur. *DNA’nın bu şekilde yok edilmesi, doku ve organ nakillerinde doku ve organların reddedilmesinin önemli bir nedenidir.

İnterferonlar

*Virüsle enfekte olmuş hücreler interferon adı verilen polipeptitler salgılayarak diğer hücreleri uyarır.

*Böylelikle sağlam hücreler virüsten haberdar olarak antiviral protein sentezler.

*Doğal katil hücreleri ve bazı akyuvar çeşitleri de interferon salgılayarak fagositoz yapan hücreleri aktif eder.

*Grip ve nezle gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarında üretilen interferonlar hastalığın ilerlemesini durdurur.

*İnsan genomuna ait interferon üretiminden sorumlu genler bakterilere aktarılarak biyoteknolojik olarak insan interferonları üretilir.

*Üretilen bu interferonlar hepatit B ve hepatit C’nin, löseminin, viral olarak oluşan genital siğillerin tedavisinde kullanılır.

Kompleman Sistem

*Kan plazmasında inaktif hâlde bulunan çok çeşitli proteinlerden oluşmuş tamamlayıcı sistemdir.

*Yabancı mikroorganizmalarla karşılaşıldığında aktif olarak yangısal tepki oluşumunda, alerjide ve kazanılmış bağışıklıkta görev alır.

*Kompleman sistem proteinlerinin bir kısmı antijen-antikor kompleksi oluşturarak fagositoz yapan hücrelerin işlerini kolaylaştırır.

*Bazı kompleman sistem proteinleri, doğrudan mikroorganizma zarlarını parçalarken bazıları da saldırgan mikroorganizmanın yüzeyini değiştirerek birbirine yapışmasını ve çökelmesini sağlar.

Yangısal Tepki (İltihaplanma ve Ateş)

*Hücrelerin fiziksel ya da kimyasal olarak yaralanması veya mikroorganizmalardan dolayı hasara uğraması stres durumunu ortaya çıkarır. Dokudaki bu strese karşı iltihaplanma denilen bir yanıt ortaya çıkar.

*İltihaplanma sırasında bağ dokuya ait mast hücrelerinden histamin salgılanır (1). Histamin, kılcal damar geçirgenliğini artırır ve dokuya fazla sıvı geçişi olacağı için doku hücreleri şişer. Bölgeye akyuvarların göçü artar (2). Aktif edilen akyuvar hücreleri özel kimyasallar salgılayarak bölgeye kan akışını hızlandırır. Kompleman sistemin de etkisiyle fagositoz yapan hücreler, birkaç saat içinde zarar görmüş hücreleri ve patojenleri temizlemek için aktif olur (3). Hasarlı alanla diğer doku hücreleri arasında pıhtılaşma reaksiyonlarıyla bir duvar örülür (4). Bu duvar bakteri veya toksik ürünlerin yayılımını geciktirir.

*Vücut sıcaklığı hipotalamus tarafından düzenlenir.

*Vücudun verdiği bir diğer yangısal tepki de vücut sıcaklığının normalin üstüne çıkarılmasıdır.

*Bakteriyel ve viral toksinler, akyuvar hücrelerini uyarır, özel kimyasal madde salgılamalarını uyarır.

*Bu kimyasal maddeler hipotalamusu uyararak vücut sıcaklığını yükseltir.

*Yüksek ateş kesinlikle tehlikelidir, ancak hafif ya da orta dereceli ateş bakteriyel enfeksiyonlardan kurtulmaya yardımcı olan faydalı bir yanıt olabilir.

KAZANILMIŞ BAĞIŞIKLIK

*B ve T lenfositleri tarafından oluşturulan bağışıklığa kazanılmış bağışıklık denir.

*Bazı hastalık yapıcı mikroorganizmaların geliştirdiği adaptasyonlar, ikinci savunma hattı olan fagositoz yapan hücreleri atlatmalarını sağlar.

*B ve T lenfositleri, doğal bağışıklığı geçen bu durumdaki mikroorganizmalarla ve toksinlerle savaşmak üzere bunlara özgü proteinler sentezleyerek onları yok etmeye çalışır.

*Kemik iliğinde olgunlaşan B lenfositleri ve timüs bezinde olgunlaşan T lenfositleri; lenf düğümlerine, dalağa ve bademcik gibi lenf dokularına yerleşir. Bu lenfositlerin ortak hedefi zararlı maddeyi ve organizmayı yok etmek olsa da bunu farklı şekilde yapar.

Humoral (Sıvısal) Bağışıklık

*Her toksin ya da organizma, kendine özgül protein veya polisakkarit yapıda bileşik taşır.

*Vücuda yabancı bu maddelere antijen adı verilir.

*B lenfositleri antijenlere karşı antikor adı verilen özel proteinler üretir ve bunları plazmaya verir. Bu olaya humoral bağışıklık denir.

*B lenfositler antijene özgü antikor üretir.

*Üretilen antikorlar antijenle bağlanır ve antijeni etkisiz hâle getirir.

*Antikorların antijenleri etkisiz hâle getirdiği bu tepkiye birincil yanıt denir.

*B lenfositlerinin bazıları ise kanda kalarak hafıza hücrelerine dönüşür.

*Vücut aynı hastalık etkeni ile tekrar karşılaşırsa hafıza hücreleri hızlı ve daha güçlü bir bağışıklık tepkimesi oluşturur. Buna ikincil yanıt denir.

*İkincil yanıt bazı bulaşıcı hastalıkların bir kez geçirildikten sonra bireyin tekrar hasta olmamasını sağlar. Örneğin kızamık geçirmiş bir birey tekrar kızamığa neden olan antijenle karşılaştığında hafıza hücreleri ikincil yanıt oluşturarak bireyin hastalanmasını engeller.

*İkincil yanıtın oluştuğu süreçte vücut farklı bir antijenle karşılaşırsa o antijene karşı tepki birincil yanıt şeklindedir.

 

Hücresel Bağışıklık

*T lenfositlerin rol aldığı bağışıklığa hücresel bağışıklık denir.

*Antikor salınımına eş zamanlı olarak çok sayıda aktif T hücreleri lenf sıvısı yoluyla dolaşıma katılır.

*Antikor oluşumundaki hafıza hücrelerinin oluşumu gibi olan aktif T hücrelerinin bazıları hafıza T hücresine dönüşür ve tüm vücuttaki lenf dokularına dağılır.

*T lenfositler antijenlere doğrudan temas ederek onları yok eder.

*T lenfositleri kanser hücreleri üzerine de etkilidir.

Aktif ve Pasif Bağışıklama

*Vücut, yabancı antijenlerle doğrudan karşılaşınca antijenlere karşı tepki verir.

*Bir başka deyişle antikorlar ve T hücreleri, antijenlere karşı kişinin kendi bağışıklık sistemi tarafından üretilir.

*Bu tip bağışıklamaya aktif bağışıklama adı verilir.

*Aktif bağışıklama, aşılamayla veya mikrobik bir hastalık geçirerek kazanılır.

*Kişiye onu hasta etmeyecek ancak kimyasal olarak antijenleri taşıyan ölü mikroorganizmalar verilerek kişide bağışıklık oluşturması sağlanır. Bu işleme aşılama (bağışıklama) denir.

*Bu tip aşılama; difteri, boğmaca, tifo gibi birçok bakteri kökenli hastalıklardan ve su çiçeği, grip gibi virüs kökenli hastalıklardan korunmak için kullanılır.

*Gelişmiş ülkelerde bebek ve çocukların düzenli olarak aşılanmaları, çoğu hastalıkların önemli ölçüde azalmasında etkili olmuştur

*Hastalık yapan organizmaların genetik yapılarının hızlı değişimi insan sağlığına sürekli bir tehdit oluşturur.

*Hastalık yapan mikroorganizmalar hızlı bir biçimde genetik yapılarını değiştirebilir.

*Antijenin yapısı değişebildiği için bunlara karşı bağışıklık geliştirmek her defasında işe yeniden başlamak anlamına gelir. *Örneğin geçtiğimiz yıl grip hastalığı geçirmiş bir kişi bu yıl da aynı hastalığa yakalanmış olabilir. Grip virüsü antijen yapısını değiştirdiğinden her yıl yeni antijenlere karşı aşılar üretilmelidir.

*Genetik yapılardaki bu hızlı değişimler insan sağlığını sürekli tehdit eden bir unsurdur.

*Kişi antijenlerle karşılaşmadan da geçici olarak bağışıklık kazanabilir.

*Daha önceden antijenlerle karşılaşmış ve antikor üretmiş kişilerden veya koyun, at gibi hayvanlardan antikorlar alınarak kişiye verilirse kişi korunmuş olur.

*Bu hazır antikor çözeltisine serum denir.

*Antikorlar ömürlerini tamamlayıncaya kadar kişi hasta olmaz.

*Bu şekilde hastalıklara karşı korunma biçimi pasif bağışıklama olarak adlandırılır.

*Örneğin hamile bir kadının ürettiği antikorlardan bazıları plasenta aracılığıyla ya da emzirme sırasında sütle bebeğe geçebilir. Bu durum bebeği annenin daha önce geçirmiş olduğu bazı hastalıklara karşı korur.

*Yine bazı canlıların zehirlerine karşı başka bir canlıda antiserumlar geliştirilerek bu canlıların sokması ya da ısırması durumlarında bu antiserumların kullanılması da başka bir pasif bağışıklama örneğidir.

 

 

 

 

Alerji

*Alerjen, T lenfositlerle karşılaşır ve T lenfositleri uyarır.

*Alerjenin bulunduğu bölgede çeşitli bağışıklık hücreleri hızla çoğalır ve antikor üretilir.

*Bu hücrelerin salgıladığı kimyasallar, bulundukları dokuda normal hücre işlevlerini bozar.

*Bu bozulma sonunda mukus salgısında artma, düz kaslarda kasılma, damarlarda genişleme, kılcal damar geçirgenliğinde artma gibi alerjik reaksiyonlar gerçekleşir.

*Süt, yumurta, fıstık gibi besinlere olduğu gibi çeşitli antibiyotiklere, aşılara, hormonlara, vitaminlere, kozmetik ürünlere, polenlere, toza ve bakterilere karşı da alerjiler görülebilir.

*Bir alerjen, T lenfositleriyle karşılaştığında T lenfositler B lenfositleri uyarır. B lenfositlerinin uyarılması sonucunda plazma hücreleri çok sayıda antikor üretir. Antikorlar bağ dokudaki mast hücrelerinin histamin salgılamasına neden olur. Histamin yangısal tepkiyi başlatır.

Otoimmün Rahatsızlıklar

*T ve B lenfositler, aktifleştirilirken canlının kendi proteinlerine zarar vermeyecek şekilde üretilir.

*Vücudun belli yerinde antijen tanıma sistemi bozulmuşsa B lenfositler bu bölgedeki hücre ve dokular için antikor üretmeye başlar.

*Yanlış yer için üretilen antikorlar, o bölgedeki hücre ve dokulara zarar verir ve hücre ve dokuların fonksiyonlarını bozar. *Çölyak hastalığı, MS hastalığı, romatoid artrit, lupus otoimmün rahatsızlıklara örnektir.

*Romatoid artrit hastalığında vücudun savunma sistemi kendi eklemlerindeki bağ dokuya karşı antikor üretmeye başlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

You may also like...

1 Response

  1. SOLLMAN343 dedi ki:

    Thank you!!1

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.